Türkiye, Washington’daki Kritik Mineraller Zirvesi’nde Neden Yoktu?

Türkiye, Washington’daki Kritik Mineraller Zirvesi’nde yer almadı. Uzmanlar, bunun sebebini strateji eksikliğine bağlıyor.

Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen Kritik Mineraller Bakanlar Toplantısı, Çin’in küresel tedarik zincirlerindeki etkisini azaltmayı amaçlayan bir girişim olarak dikkat çekti. 54 ülke ve Avrupa Komisyonu’nun katıldığı bu zirveye Türkiye’nin katılmaması ise birçok uzmanın dikkatini çekti. Uzmanlar, Türkiye’nin bu toplantıda yer almamasının nedeninin jeopolitik dışlanma değil, net ve kurumsal bir kritik mineraller stratejisinin olmaması olduğunu belirtiyor.

Washington’daki toplantıda, elektrikli araçlardan savunma sanayiine kadar modern ekonomilerin temelini oluşturan kritik mineraller için yeni bir küresel tedarik mimarisi oluşturulması hedeflendi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Çin’in bazı kritik minerallerde madencilik ve işleme süreçlerinin %90’ından fazlasını kontrol ettiğini ve bunun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda küresel güvenlik açısından da bir risk oluşturduğunu ifade etti. Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla Asya, Afrika ve Latin Amerika’da uzun vadeli kaynak erişimi sağladığını vurgulayan Rubio, bu durumun tedarik zincirlerini siyasi bir baskı aracı olarak kullanabilme potansiyeli taşıdığını belirtti.

Türkiye’nin bu toplantıda yer almaması, Avrupa’ya yakın ve Batı pazarlarıyla entegre olan ülkelerin yokluğunu daha da belirgin hale getirdi. Ancak Türkiye, zirvedeki yokluğuna rağmen ertesi gün İstanbul’da İstanbul Maden İhracatçıları Birliği (İMİB) ve TABA-AmCham iş birliğiyle “ABD Kritik Mineraller Politikaları ve Türkiye’nin Jeoekonomik Konumu” konulu bir panel düzenledi. Kritik Mineraller Girişimi Türkiye’nin kurucusu Sait Uysal, Türkiye’nin zirvede yer almamasının uluslararası ilgi eksikliğinden değil, doğru muhatap ve net bir çerçevenin bulunamamasından kaynaklandığını belirtti.

Uysal, farklı ülkelerden ve resmi kurumlardan nadir toprak elementleri ve iş birliği fırsatları hakkında sürekli sorular aldıklarını ifade ederek, Türkiye’ye de benzer taleplerin geldiğini ancak muhtemelen doğru karşılığın bulunamadığını dile getirdi. Uysal, Türkiye’nin madencilik, işleme, sanayi ve nihai pazarları bir araya getiren ekosistem temelli bir strateji geliştirmediği sürece, bu tür ittifaklara katılımın sembolik kalma riski taşıdığını vurguladı.

Kritik minerallerin, özellikle nadir toprak elementlerinin işlenmeden ekonomik ve stratejik değer yaratmadığı konusunda uzmanlar hemfikir. Uysal, “Nadir toprak üretip işleyemiyorsanız, bugün neredeyse tek alıcı Çin,” diyerek, işlenmiş ürünlerin pazar bulabilmesi için bir iç pazar ya da müttefik pazar gerektiğini belirtti. Nadir toprakların işlenmesi, güçlü bir kimya altyapısı, ileri mühendislik ve çevresel-regülasyon kapasitesi gerektirmektedir. Türkiye, bu alanlarda henüz yeterli kurumsal yetkinliğe sahip değildir.

Uysal, Türkiye’nin asıl avantajının nadir topraklardan ziyade lityumda olduğunu ifade ediyor. Bor madenciliği atıkları içinde yer alan lityumun yeterince değerlendirilemediğini belirten Uysal, Türkiye’nin potansiyel olarak dünyanın en büyük lityum üreticilerinden biri olabileceğini vurguladı. Mevcut batarya üretim kapasitesi sayesinde lityumun, pilden elektrikli araca kadar uzanan tam bir değer zincirine dönüştürülebileceğini ifade etti. “Lityumu bataryaya çevirdiğinizde değeri kilitlersiniz” diyerek, bu yaklaşımın Türkiye içinde katma değer yaratabileceğine dikkat çekti.

Türkiye’nin potansiyeli yalnızca lityum ile sınırlı değil. Titanyum içeren demir cevherleri, Türkiye’nin çelik sektöründeki hurda ve pik demir ithalatı bağımlılığını azaltabilir. Bu yataklarda sıklıkla bulunan vanadyum, enerji depolama ve ileri alaşımlar açısından stratejik bir metal olarak öne çıkıyor. Ayrıca Orta Anadolu’daki eski cüruf sahalarında galyum ve germanyum izlerine dair bulgular mevcut. Bu metaller, savunma ve yarı iletken sanayii için kritik öneme sahip olmasına rağmen Türkiye’de kapsamlı bir envanter henüz oluşturulmuş değil.

Uzmanlar, Türkiye’nin kritik mineraller ittifaklarının dışında kalmasının nedeninin dış politika değil, içsel karar alma sorunları olduğunu belirtiyor. Uysal, “Katılmamak için yapısal bir neden yok,” diyerek, Türkiye’nin bu alandaki duraksamasının kendi zihniyetinden kaynaklandığını ifade etti. Bürokratik atalet, yetki dağınıklığı ve mevcut kapasitenin abartılması, somut projelerin yıllarca sürüncemede kalmasına yol açıyor. Örneğin, katı atıklardan on binlerce ton lityum karbonat üretimini hedefleyen bir projenin, üst düzey siyasi desteğe rağmen ilerleyememesi buna bir örnek olarak gösteriliyor.

Sonuç olarak, Türkiye’nin kaynak tabanı, sanayi altyapısı ve Avrupa’ya coğrafi yakınlığı, onu Çin dışı tedarik zincirlerinde kilit bir düğüm olabilecek bir konuma getiriyor. Ancak bu rol, yalnızca kurumsal boşlukların kabul edilmesi ve inandırıcı, uygulanabilir bir strateji ile mümkün hale gelebilir. Uysal, “Türkiye’nin potansiyel sorunu yok. Sorun, bu potansiyeli politikaya dönüştürme iradesinde.” diyerek durumu özetliyor. Washington’daki yokluk, gelecekteki katılımı dışlamıyor; ancak gecikme, tedarik zincirleri sertleştikçe ve ittifaklar derinleştikçe fırsat maliyetini artırıyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu