Türkiye’nin Stratejik Zorlukları: Çok Cephe, Az Sonuç
Türkiye, çok sayıda uluslararası meselede aktif olmasına rağmen, stratejik etkisini artırmakta zorlanıyor.
Türkiye, son yıllarda dış politikada yoğun bir diplomasi trafiği yürütüyor. Suriye, Irak, Karadeniz, Kafkasya, Afrika, Körfez, NATO ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde aktif bir rol üstlenmeye çalışıyor. Ankara’nın amacı, yalnızca bölgesel bir güç olmak değil, aynı zamanda enerji, ticaret ve güvenlik alanlarında küresel bir aktör haline gelmek.
Ancak son dönemlerde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin karşılaştığı önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Çok sayıda meselede yer almak, gerçekten stratejik bir etki yaratmak anlamına geliyor mu?
Bir Avrupalı diplomatın ifadesiyle, “Türkiye güçlü ve NATO için vazgeçilmez bir ülke. Ancak ittifak, Türkiye’nin sağladığı değeri sürekli olarak yeniden değerlendirmek zorunda kalıyor.” Bu değerlendirme, Batı’da yaygınlaşan bir düşüncenin özeti niteliğinde.
Türkiye’nin Avantajları ve Riskleri
Türkiye, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyada pek çok meselede yer alıyor. Rusya ile iletişim kurabiliyor, Ukrayna ile temaslar sürdürebiliyor. İran ile diyalog kanallarını açık tutarken, ABD ile tarihinin en sorunsuz dönemini yaşıyor. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde belirleyici askeri varlık bulunduruyor ve Iraklı Kürtlerle Bağdat yönetimiyle enerji alanında işbirliği yapıyor. Ayrıca, Avrupa Birliği’ne aday üye ve NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip.
Fakat tüm bu ilişkiler ağına rağmen, Türkiye’nin uluslararası krizlerde kalıcı çözümler üreten başlıca aktörlerden biri haline gelemediği yönündeki eleştiriler artıyor. Hem Ukrayna savaşı hem de İran meselesi bunun son örnekleri arasında yer alıyor. Washington, Tahran ile müzakereleri sürdürürken, Katar ve Pakistan gibi daha küçük ülkeler arabuluculukta öne çıkıyor. Türkiye ise sürecin önemli destekçilerinden biri olmasına rağmen, masanın belirleyici aktörü olamıyor.
Ukrayna savaşında da Türkiye’nin Moskova ve Kiev arasındaki arabuluculuk çabaları, somut sonuçlar doğurmadı.
Enerji Koridorlarında Yeni Gelişmeler
Türkiye açısından benzer bir güç ve jeopolitik konum denklemi, Ortadoğu’daki enerji dinamiklerinde de yaşanıyor. Kerkük-Baniyas petrol boru hattı projesi, ABD’nin Irak ve Suriye ile birlikte yaklaşık yetmiş yıldır atıl durumda bulunan bu hattı yeniden hayata geçirme çabalarıyla gündeme geliyor. Yaklaşık 800 kilometrelik hattın yeniden inşasıyla Irak petrolünün Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltılacak ve Akdeniz üzerinden dünya pazarlarına ulaşması sağlanacak. İran’ın Hürmüz üzerindeki baskısının arttığı bu dönemde, bu proje ekonomik ve jeopolitik bir hamle olarak öne çıkıyor.
ABD’nin projeye liderlik etmesi, Washington’un Ortadoğu’daki enerji altyapısını yeniden şekillendirme çabasının bir göstergesi. Türkiye için bu gelişme iki anlam taşıyor; Irak ile Kerkük-Ceyhan boru hattının yenilenmesi, Ankara’nın bölgesel enerji merkezi olma hedefini desteklerken, Irak petrolünün alternatif güzergahlarla Akdeniz’e ulaşması, Türkiye’nin yıllardır sahip olduğu transit avantajını kısmen azaltabilecek yeni seçenekler sunuyor.
Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) etrafında yaşanan rekabet ise Türkiye’yi zorluyor. Suriye yönetimi, İran savaşı sonrası değişen dengeleri kullanarak ticaret koridorunun kendi topraklarından geçirilmesini uluslararası gündeme getirmeye çalışıyor. Ancak Avrupa’nın önemli ülkeleri bu öneriye temkinli yaklaşıyor, zira Türkiye üzerinden geçecek kritik ticaret yollarının kıtanın Ankara’ya olan ekonomik bağımlılığını artıracağına dair endişeler var.
Bu tablo, Türkiye’nin coğrafi avantajının artık tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Koridor savaşlarında güven, öngörülebilirlik ve siyasi istikrar da en az coğrafya kadar belirleyici hale geliyor.
Doğu Akdeniz’de Yeni Güvenlik Yapılanmaları
Enerji rekabeti sürerken, askeri alanda da bölgede yeni bloklaşmalar oluşuyor. İsrail ve Yunanistan hava kuvvetlerinin Ege’de ortak tatbikatlara başlaması, dikkat çekici bir gelişme. Bu durum, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs eksenindeki savunma iş birliğinin giderek kurumsallaştığını gösteriyor. Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bu alanda eklemlenmeye başlaması, Türkiye’nin dikkatle izlemesi gereken yeni stratejik ağların oluştuğunu ortaya koyuyor.
Türkiye ise bu dönemde karşı ağırlık oluşturacak adımlar atıyor. Mısır ile deniz taşımacılığı ve ticaret koridorları konusunda imzalanan mutabakat, Ankara-Kahire normalleşmesinin ekonomik boyutunu güçlendiriyor. Ancak Mısır’ın Yunanistan ile imzaladığı deniz yetki anlaşması, Ankara için hâlâ önemli bir sorun teşkil ediyor. Türkiye ile deniz yetki alanları konusunda ortaklaşmaya sıcak bakmayan Mısır, iki ülke arasındaki yakınlaşmaya rağmen bu meseleyi çözmekte zorlanıyor.
Irak ile Kerkük-Ceyhan hattının geleceğine ilişkin müzakereler ise Türkiye’nin Ortadoğu’daki enerji diplomasisinin devam ettiğini gösteriyor. Ayrıca, Türkiye ve KKTC arasında imzalanan doğalgaz boru hattı projesi de dikkat çekici bir gelişme olarak öne çıkıyor. Körfez sermayesinin Türkiye’ye olan ilgisinin devam etmesi ve Dubai merkezli Emirates NBD’nin HSBC Türkiye’yi satın alma iddiaları, uluslararası finans çevrelerinin Türkiye ekonomisine olan ilgisinin tamamen kaybolmadığını ortaya koyuyor.
Tüm bu gelişmeler, Ankara’nın yalnızca askeri değil, enerji, ticaret ve finans alanlarında yeni ortaklıklar geliştirmeye çalıştığını gösteriyor.
Stratejik Odaklanma ve Demokratik Geri Gidiş
Tüm bu gelişmelerin bir araya gelmesi, Türkiye’nin temel sorununun güç eksikliği değil, aynı anda çok fazla dosyada yer alırken hangi alanların gerçekten ulusal öncelik olduğuna karar verebilmek olduğunu ortaya koyuyor. Her masada bulunmak önemli; ancak hangi masada son sözü söyleyebildiğiniz daha da önemli. Önümüzdeki dönemde enerji koridorları, lojistik ağlar ve yeni güvenlik ittifakları yeniden şekillenirken Türkiye’nin en büyük avantajı coğrafyası olacak. Ancak coğrafi avantajın kalıcı siyasi ve ekonomik kazanca dönüşebilmesi, öngörülebilir ekonomi, güçlü kurumlar, hukuk güvenliği, demokratik standartlar ve dış politikada net öncelikler oluşturulmasına bağlı olacak.
Şam’da Verilen Mesaj
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO zirvesi öncesinde Suriye’ye gerçekleştirdiği ziyaret, Türkiye’nin bölgedeki güç ve etki kapasitesi açısından önemli bir gelişme oldu. Macron’un iç savaş sonrası Emevi Camii’ni ziyaret eden ilk devlet başkanı olması ve bunu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan önce gerçekleştirmesi, sembolik bir anlam taşıyor. Emevi Camii, Suriye’nin uluslararası sisteme yeniden kabulünün simgelerinden biri olarak görülüyor. Macron’un Şam’dan verdiği görüntü, Fransa’nın yeni Suriye’nin siyasi ve ekonomik yapılanmasında söz sahibi olma isteğini açıkça ortaya koyuyor. Bu durum, “çok cephe, az sonuç” tartışmasının en somut örneklerinden birini oluşturuyor. Türkiye’nin sahadaki güçlü konumuna rağmen diplomatik görünürlük ve uluslararası meşruiyet üretme konusunda geride kalabileceğini gösteriyor. Bölgesel nüfuzun artık yalnızca askeri varlıkla değil, diplomasi, ekonomi ve siyasi sonuçlarla ölçüldüğü anlaşılıyor.




