Kritik Minerallerin Jeopolitik Önemi: Türkiye’nin Rolü Nedir?
Kritik minerallerin jeopolitik etkileri ve Türkiye’nin bu alandaki fırsatları ile riskleri üzerine kapsamlı bir değerlendirme.
Enerji dönüşümünün merkezine oturan kritik mineraller, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirirken Türkiye’nin bu alandaki mevcut durumu ve stratejileri tartışma konusu olmaya devam ediyor. Dr. Nejat Tamzok ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide, Türkiye’nin karşılaştığı riskler ve fırsatlar üzerinde durduk.
Günümüzde, enerji dönüşümünün hızlandığı ve jeopolitik dengelerin değiştiği bir ortamda kritik mineraller, küresel ekonominin ve sanayinin en önemli unsurlarından biri haline geldi. Bu mineraller, temiz enerji teknolojilerinden dijital altyapılara kadar geniş bir yelpazede vazgeçilmez kaynaklar olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla, bu kaynaklar yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi güç dengelerini de etkileyen unsurlar arasında yer alıyor.
Türkiye, bu yeni dönemde hem önemli fırsatlar hem de ciddi yapısal zorluklarla karşı karşıya. Kritik ve stratejik madenlerin belirlenmesi, arz güvenliği, değer zincirinde yukarı çıkma ihtiyacı ve çevresel sürdürülebilirlik gibi konular, politika yapıcılar ve sektör için kritik öneme sahip.
Dr. Tamzok, küresel ölçekte kritik minerallere olan artan talebin ardındaki dinamikleri ve enerji dönüşümünün bu talebi nasıl şekillendirdiğini vurguladı. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, madenlerin dünya üzerindeki siyasi ve ekonomik dengeleri belirleyen unsurlar arasında en ön sıralarda yer alacağı öngörülüyor. İklim değişikliği ile mücadele çerçevesinde başlayan enerji dönüşümü süreci, yeşil enerjiye geçiş ve dijitalleşme ile birlikte kritik minerallere olan talebi artırıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın projeksiyonlarına göre, temiz enerji teknolojilerinin ihtiyaç duyacağı mineral talebinin önümüzdeki 15 yıl içinde dört katına çıkması bekleniyor.
2050 yılına kadar dünya genelindeki kentsel nüfusun iki katına çıkacağı ve bu durumun altyapı inşası için büyük miktarlarda hammadde gerektireceği tahmin ediliyor. İnsanlığın önümüzdeki 30 yıl içinde çıkaracağı maden cevheri miktarının, son 70 bin yıllık üretim toplamından daha fazla olacağı öngörülüyor.
Türkiye açısından kritik ve stratejik maden kavramlarının nasıl tanımlandığına ve bu iki kategori arasındaki farklara da değinen Dr. Tamzok, bu kavramların tarihsel olarak her dönemde geçerli olduğunu belirtti. Ancak, bu kavramların akademik ve kurumsal bir çerçeveye oturtulması sürecinin İkinci Dünya Savaşı ile birlikte başladığını ifade etti. Günümüzde, yeni teknolojilerin yükselişi ve düşük karbonlu ekonomilere geçiş gibi unsurlar, bu kavramların tanımını daha da karmaşık hale getiriyor. Ülkeler, kendi kritik mineral listelerini oluşturma çabası içerisine girmiş durumda.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın (ETKB) hazırladığı “Türkiye Kritik ve Stratejik Madenler Raporu”nda, kritik madenler, arz kesintisi veya yüksek fiyat artışı durumunda ciddi ekonomik sorunlar yaratabilecek ve sanayi üretiminin temel girdileri arasında yer alan madenler olarak tanımlanıyor. Stratejik madenler ise ulusal güvenlik ve ekonomik refah için temel öneme sahip olan ve arzı kısıtlanabilecek madenler olarak belirleniyor. Ancak, bu tanımların statik bir durum tespitinden öteye geçemediği ve geleceğin teknolojik ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğu eleştiriliyor.
Raporun arz güvenliği risklerini nasıl değerlendirdiğine de değinen Dr. Tamzok, hazırlık sürecinin stratejik öneme rağmen gecikmeli tamamlandığını belirtti. 2013 tarihli Onuncu Kalkınma Planı ile başlayan süreç, 2025 yılına kadar tamamlanması öngörülen liste ile ancak on yıl sonra kamuoyuyla paylaşılabilecektir. Rapor, Türkiye’nin bu alanda kapsamlı bir yol haritasına ihtiyaç duyduğunu vurgularken, dışa bağımlılığı azaltacak politika araçlarının yeni strateji belgesinde yer alacağını umuyor.
Türkiye’nin sahip olduğu kritik mineral potansiyelinin sunduğu fırsatları değerlendirirken temkinli olunması gerektiğini belirten Dr. Tamzok, mevcut veriler ışığında stratejik bir fırsattan söz etmenin henüz erken olduğunu ifade etti. Türkiye, kritik olarak belirlenen 37 madenin en az 19’unda ve stratejik olarak nitelendirilen 26 madenin ise en az 20’sinde kayda değer bir rezerv veya üretim olmadığını vurguladı. Ayrıca, maden arama faaliyetlerinde de ciddi bir gerileme yaşandığını ve Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün (MTA) sondaj çalışmalarının son yıllarda azaldığını belirtti.
Türkiye’nin madenlerini sadece hammadde tedarikçisi olarak konumlandırmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Tamzok, mevcut sektör modelinin ülkenin uzun vadeli refahı için etkili bir şekilde kullanılamadığını ifade etti. Türkiye, madenlerini kendi sanayisi için üretmeli ve hammadde ihracatını engellemelidir. Ayrıca, sektörde öncelikli hedefin üretimin artırılması değil, verimlilik ve kalitenin yükseltilmesi olmalıdır. Sonuç olarak, Türkiye’nin daha az madencilik üretimiyle daha yüksek katma değer yaratmayı başarması gerektiği vurgulanıyor.
Kritik minerallerin çıkarılması ve işlenmesi sürecinde çevresel sürdürülebilirliğin nasıl sağlanması gerektiği de önemli bir konu. Dr. Tamzok, madencilik faaliyetlerinin yeşil dönüşüm hedeflerine zarar vermeden yürütülmesi gerektiğini belirtirken, ETKB tarafından hazırlanan raporda böyle bir hedefin yer almadığını ifade etti. Bu durum, çevresel sürdürülebilirlik ile madencilik faaliyetleri arasında bir denge kurmayı zorlaştırıyor.
Son olarak, Dr. Tamzok, bu önemli konudaki değerlendirmeleri için teşekkür ederek, tüm okurlara selamlarını iletti.




